07 Ocak 2009 Çarşamba  
 
Google



Googleda Ara
Sitede Ara

Ana Sayfa / Kızlar Kulübü / BODRUM BODRUM
 
BODRUM BODRUM
BODRUM BODRUM
Yazdır Yorum Gönder  1158 kez görülmüş
Bir Bodrum modasıdır gidiyor. Uçak şirketlerinin hepsinde Bodrum’a gidiş-geliş için yer bulmak sorun!

Yerli turistlere kalmış Bodrum
Uçaklar dolu da yabancı turist çok az.
Hani yok gibi denebilir.

Uçakta giderken sağımda solumda, önümde, arkamda
(saydım), tam 15 nüfuslu bir aile oturuyordu.
Yol boyunca evde konuşur gibi
arkadaki öne bağırıp “Dayııı”,
yandaki en bir diğer yanda oturana “Halaaa”,
en öndeki en arka çaprazda oturana “Dedeee”,
benim yanımda oturan sarı uzun saçlı, minicik kot etekli
bir ön çaprazda oturan oğluna “Batuuu”,
üç sıra öndeki diğer küçük oğlan arkaya “Babaaa”
diye bağırıp, konuşa, avaz avaz güle, kıkırdaya şeklinde
pek bir mutlu yolculuk yaptılar da,
ben elimdeki kitabı gürültüden bir türlü okuyamadım!

Hepsinin yüz ifadesinde
Bodrum’a gidiyor olmanın mutluluğu
açık seçik okunuyordu.

Sadece onlar mı?
Uçağı dolduran tüm yerli turistler
aynı yüz ifadesini taşıyordu.

Kılık-kıyafetler nerdeyse sözleşmiş gibi
tüm uçağı dolduranlar arasında belli çizgiler taşıyordu:
düşük belli minicik kot etekler, iyice düşük belli kotlar,
ya da diz altı dar kapriler, dekoltesi bol t-shirtler,
parmak arası sandaletler, kocaman çantalar,
erkeklerde bermuda şortlar, modaya uygun spor ayakkabılar,
ya da sandaletler…Çok gençlerle, az daha büyük gençlerin saçları
genelde taş gibi kat kat jölelenmiş!
(Yakında hepsi kel kalacak haberleri yok.
Kafaları havaalanı gibi dümdüz olduğunda
o jöleleri nerelerine sürecekler artık, bilemiyorum)

Bodrum caddelerini, sokaklarını dolaşırken
gördüğüm kıyafetler de bundan değişik değildi.
Ben, yıllar önce Bodrum’dan aldığım,
bu yörelere has desenli yazmalardan yapılmış kıyafetlerimle,
yöreye hastım, orjinaldim ama adeta uzaylı gibiydim))

Bodrum’dan alındığı belli olan
kıyafetler, sandaletler vardı eski yıllarda.
Onları bile koruyamadık.
İstanbul’da, Osmanbey’de, Nişantaşı’nda, Beyoğlu’nda,
Büyük alış-veriş merkezlerinde ne satılıyorsa,
Bodrum’da da onlar satılıyordu.
Hiçbir orijinal şeye rastlayamadım.

Buzdolabı kapılarına konan magnetler bile
otomatiğe takılarak yapılmış sanki.
Aynı model magnetlerin üzerinde Marmaris’te “Marmaris”,
Çeşme’de “Çeşme” yazarken,
burada da aynı model magnetlerin üzerinde “Bodrum” yazıyordu.
Nasıl olsa hepsinde deniz ve beyaz evler simge değil miydi?
Magnetleri yöreye uygun şekilde yapmakla uğraşıp,
zahmete girmeye lüzum bile görmemişti bunları yapanlar!

Kızlı, oğlanlı bir grup vardı, havaalanı otobüsü ile
uçağa giderken yanımda ayakta duran…
Sürekli birbirlerine sarılıp, öpüşüyorlar,
kulaklara fısıldanan şeyler her ne ise,
isterik kahkahalar atıyorlardı.
Yüz ifadelerinde, beyinlerinde odaklandıkları konunun
aynı olduğu görünüyor gibiydi.
Sanki “Ah bir an önce Bodrum’a gidip de, otel odamıza bir girsek,
kendimizi yatağa bir atsak” ifadesi yani!!!

Beni havaalanından alıp, “Bodrum Marina”nın karşısındaki
çok sevimli otelim “SEÇKİN KONAKLAR”a bırakan ve
Gümbet’e, Yalıkavak’a, Torba’ya, Bitez’e, Türkbükü’ne götüren
Turizm acentasında görevli şoför arkadaş, Bodrum’un yerlisiydi.

Bodrum’la ilgili “Bodrum’da Yaşanan Çılgın Geceler” tarzındaki,
“Bodrum’lu Genç Erkekler Fuhuş Batağında” şeklindeki
magazin haberlerinden dolayı üzgün olduğunu söyledi.

“Bodrum’da ki gençler böyle yaşamıyor ki.
Her yerde tek tük yoldan çıkan insanlar olabilir.
Ama asıl burayla ilgili çıkan haberleri seyreden
Anadolu’lu gençler, herkesi öyle sanıp,
iki kuruş parayı da ceplerine koyunca
kendilerini buraya atıyorlar.
Yaşı geçkin, parasını yiyebileceği
turist kadınların peşine düşüyorlar.” deyip durdu.

“Kameralara yakalanmak isteyen,
kendini göstermek isteyen,
kız ve erkek tavlamak isteyenler
Türkbükü plajlarını doldurdular.
Türkbükü mahvoldu.
Zaten kalitesiz İngiliz turist kızların
barlarda, disco’larda kendilerini
sarhoş sarhoş dağıtmasıyla,
eski yıllarda Gümbet bozulmuştu.
Şimdi Türkbükü’de elden gitti.” diye
dert yandı dolaştığımız sürece.

Gümüşlük, Gündoğan bence hâlâ bakir,
sessiz, eski Bodrum’a yakışır biçimde…

Bitez’de, Gümbet’de, Yalıkavak sırtlarında
müthiş bir betonlaşma var.
Meze tabağına dilimlenerek dizilmiş
beyaz peynir dilimlerine benziyor
sıra sıra kel, ağaçsız tepelere
üst üste dizilmiş beyaz evler!

Oraya parasını bağlayanlar
büyük kentteki arkadaşlarına, akrabalarına
“Bodrum’da yazlık aldık” diyecekler mağrur bir edayla!
Hangi yazlık?!
Deniz taaaaaa nerede?!
Sen dağın yamaçlarında, ağacı olmayan tepelerde
yazlık adına aldığın evde sıcaktan kavrulmaktasın!
Allahın sıcağında dere tepe düz gidip,
denize varmaya uğraşacaksın! Peh!!!

(Nerde Marmaris’in yeşili… ormanları,,, ulu ağaçları…
Sahilde otururken, yüzerken karşında uzanan ağaçlı yeşil tepeleri…
Canım Marmaris’im benim.)

Turizmci şoför arkadaş, yerli ve yabancı turist kalitesinde de
müthiş bir düşme olduğunu söyledi.
Ki- akşamüzeri ve gece dolaşmaya çıktığımda
bunu kendi gözlerimle de gördüm.

1979-80-81-82 yıllarının Bodrum’unu düşündüm…
Zeki Müren’li Bodrum’u… Bodrum’un Paşası’nı…
Ona “Paşa” denirdi gazino kulislerinde,
sanat dünyasında, her yerde...
Bodrum’un Paşası’nın Bardakçı Koyu’na giden
dolmuş motoruna halkla birlikte binip,
herkesi neşelendirerek plaja gittiği günleri düşündüm.

Nasıl güler, eğlenirdik… Nasıl kaliteliydi tatile gelenler…
Herkes birbirini tanırdı, Veli’nin Bar’ında, Han’da…
Halikarnas Disco o zaman’da vardı ama öyle
nasıl maddelerden yapıldığı bilinmeyen köpükler
pistte dans edenlerin üzerine püskürtülmezdi.

İkinci kocamla sık sık giderdik Bodrum’a.
Nükhet (Duru) o yıllarda Hürriyet Gazetesi’nin sahibi olan
Erol Simavi ile birlikteydi.
Erol Bey’de kocamın iyi dostuydu.
Erol Bey’in şimdi Barlar Sokağı diye anılan
“NEYZEN TEVFİK CADDESİ” üzerindeki,
Halikarnas Disco’ya yakın evinde kalırdık.

Bu kez gittiğimde o evi aradım ama
o sıradaki bütün evler bar olmuş.
Yan yana yan yana bar, bar, bar!…
Bar olmayan 139 nolu evi kaldığımız eve benzettim.
Restore ediliyordu. O ev miydi acaba
Nükhet, Erol Bey, ben ve kocam Tunç Başaran’ın
keyifli günler geçirdiğimiz ev? Bilemiyorum.

Halikarnas Disco’nun önündeki
dar ve hayli yokuş olan rampayı çıkıp
sola döndüğünüzde, soldan üçüncü ev
Zeki Müren’in eviydi.
Şimdi artık o ev, Zeki Müren’in mirasını bıraktığı
Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından müze haline getirilmiş.
“Paşa”nın koskocaman heykeli bahçesinde…
Arabası, tamamı camdan bir garajın arkasında…
Sarmaşık çiçeklerinin sardığı iki katlı ev ışıklandırılmış.
Karşı kaldırıma geçip, tamamını gördüğüm eve bakarak
bir zamanlar birlikte programlar yaptığım,
Antalya Derya Motel’de çok eğlenceli günler geçirdiğim,
İlk kocamın beni aldattığı zamanki üzüntülerimi paylaştığım,
aşklarımı anlatıp, paylaştığım “Paşam” için dualar okudum.

Halikarnas Disco’dan limana kadar devam eden,
sağlı, sollu mağazaların, küçük dükkanların sıralandığı bu caddede
Paşa’nın yürüyüş yapıp, sonra oturduğu bir dükkân önü vardı.
Kahkahaları yükselirdi oradan… yoldan geçenlerle
resimler çektirip, sohbet ederdi.
Artık öyle hem çok usta, hem çok büyük olup, hem de halka
o denli yakın olan gerçek sanatçılar nerdeee?.........

Halikarnas Disco’dan başlayıp,
ikinci kocamın ve Erol beyin daima oturup bir şeyler içtiği
limana açılan meydana çok yakın yerdeki
“VELİ BAR”a kadar uzayıp giden dar cadde hayli uzundur.
Ve her zaman inanılmaz kalabalıktır. Hani zor yürürsünüz.

Yerli turistlerin, amaçsızca piyasa yaptığı,
tek tük turistlere rastladığım yok yine kalabalıktı.
Mağazaların sadece bazılarının içinde müşteri vardı.
Hemen hemen bütün dükkân sahipleri kapı önlerine oturmuşlar,
ya da kapıda durup, müşteri gelmesini bekliyorlardı.
Üzüldüm. Bunca iş yeri, kiralarını
nasıl çıkarıyorlar acaba diye düşündüm.
(Her gün 04:00’e kadar açık oluyormuş çoğu)

Halikarnas Disco’ya yakın olan, yan yana dizilmiş birçok bar
tam olmasa da eh, dolu gibiydi.
İnsanlar daha çok caddenin deniz tarafındaki
çay-kahve-meşrubat içilen yerleri doldurmuşlardı.
Bir de caddeyi…
Yürüyenler hem kalabalıktan,
hem de barlarda tek tük dans edenlere bakacağız diye
yaya trafiğini büsbütün yavaşlatıyorlardı.
(Artık dans etmek yerine eller havada bir şekilde tepinildiği için,
dans gibi dans edenlere insanlar artık durup bakıyor.)

Azmakbaşı denen yerden sonra caddede yürümek
biraz daha rahatlıyor, sonra yine sıkışıyor.
Azmakbaşı’nda 13. Kitap Fuarı vardı.
Saat 01:00’de kitap reyonlarının arasında
dolaşanları görmek beni mutlu etti.

Mağazaların arasındaki restoranların müşterileri çok azdı.
Hani Kumkapı Meyhaneler’nin önünden geçerken garsonlar,
Kapalıçarşı’da dolaşırken esnaf “Buyurun. Bize buyurun” diye
Yoldan geçenleri taciz ederler ya,
işte Bodrum’da da bazı yerler bu durumdaydı.
Yazık. Patlayan turizm bu mu sayın Bakan?

Sağlı sollu dükkânlar, restoranlar, hediyelikçilerin sıralandığı yol
sonunda küçük bir meydana gelir, (VELİ BAR’ın oraya)
sola yürürseniz Kale’ye, limana gidersiniz,
sağa saparsanız, yol sizi daha genişleyerek Cami meydanına getirir.

“CUMHURİYET CADDESİ”ndesinizdir artık.
Denize paralel uzanan caddenin deniz tarafında,
ağaçların gölgelediği, yürümesi keyifli bir geniş kaldırım,
bu kaldırımla deniz arasında da park vardır,
Yürümekten yorulanların mola verdiği, etrafı seyrettiği,
birbiriyle lafladığı, soğuk bir şeyler içip, dondurma yediği…

Bu caddenin denize karşı olan tarafında da
yan yana dizilmiş barlar, restoranlar, cafeler vardır.
“Caffe”, “Fink”, “Küba”, “Pia”,
Fatih Ürek’in program yaptığı “Chakra”, “Hong Kong”,
“İzmir’in meşhur Kumrucusu” ve daha pek çok mekân da
“Cumhuriyet Caddesi” üzerinde.
(“Küba Bar” akşamın alacasında başlıyor dolmaya,
Gece yarısından sonraki geç saatlere kadar hep dolu.
Ama diğer yerler için aynı şeyi söyleyemeyeceğim.)

Yıllardır Amerika’da yaşayan ünlü müzik adamı
Ertegün’lerin mailkânesi de bu caddede,
Cumhuriyet İlköğretim Okulu’nun yanında…

Caddenin Gümbet’e doğru viraj aldığı noktada
Benim kaldığım “SEÇKİN KONAKLAR” var.
Gerçekten seçkin bir butik otel burası.
İki katlı 8-10 evden oluşan otelde İtalyan grup vardı.
İtalyanlar gürültücü insanlardır ama otelin
insanın ruhunu dinlendiren atmosferini bozmadan,
gürültüsüz bir şekilde kendi aralarında sohbet ediyorlar,
güneşlenenleri rahatsız etmeden yüzüyorlardı.

“SEÇKİN KONAKLARI”nı Bodrum’da
tatil yapmak isteyenlere gönül rahatlığıyla öneriyorum.
Havuz kenarındaki şezlonglara uzandığınızda ya da yüzerken,
otelin beyaz evlerini sarıp sarmalayan kırmızı, pembe, beyaz,
fuşya renkli begonviller, sarı kadife çiçeklerle, kırmızı ve
pembe sardunyaların kolajı, insana mutluluk veriyor.
Hele havuzun bir kenarında, adeta bir elin beş parmağı üzerinde gibi
yükselen dalları şemsiye gibi uzamış harika bir ağaç var ki,
benim gibi doğa severler ona bakmaktan bile mutluluk duyacaktır.

Odaları da çok çok rahat. Gerçi ben hemen kapattım ama
meraklıları için odalarda air-condition da mevcut.
Havuzun karşısına bar ve şemsiyeli masalar yerleştirilmiş.
Sabah kahvaltınızı havuza bakan ve havalandırmanın serinlettiği
kapalı küçük salonda yapıyorsunuz.
Otelin caddeye bakan ön tarafında,
kocaman minderli geniş kanepeler, koltuklar var.

Otelin tam karşısı da “Bodrum Marina”.
Yat Kulübün üst katında ahşap zeminli bar,
alt katında da restoran var.
Marina’nın şehir merkezine doğru olan tarafına yürüdüğünüzde,
“Tommy Hillfiger”, “Paul&Shark”, “Nautica” gibi daha pek çok
ünlü ve pahalı markanın mağazasını bulabilirsiniz.
(Şık ve pahalı mağazaların arasında “Gima” da var.)

Burada çok komiğime giden şey şu oldu:
Sağlı-sollu sıralanmış mağazaların arasında milletin yürüyüş yaptığı, gezindiği yolu yaparken kaygan-parlak granit taşı kullanmışlar
Sonra da sık sık uyarı levhası koymuşlar
“Dikkat! Kaygan Zemin” diye… (Şaka gibi)
Yahu ne için kaygan taşlardan yaptın o zaman? (Ne kafa di mi?)

İkinci kocamla geldiğim yıllarda Bodrum Kalesi’nde
Haldun Dormen’in sahneye koyduğu,
rahmetli Onno Tunç’un yönettiği büyük orkestra eşliğinde
“MERHABA MÜZİK” müzikalinde oynamıştım.
Baş rolünü Nükhet’le (Duru) ben paylaşıyorduk.
Kadroda Huysuz Virjin, Halit Kıvanç, Perran Kutman,
Defne Yalnız, Ersan Erdura ve Mazhar-Fuat-Özkan vardı.

Daha sonra (ikinci kocamdan boşandıktan sonra) bu kez
Yine Haldun Dormen’in yönettiği unutulmaz
“KELEBEKLER ÖZGÜRDÜR” oyununu oynamıştım
Hadi Çaman, Suna Selen, Yüksel Gözen ve Kutay Köktürk’le birlikte…

1986’da benim vazgeçilmezim
“Uzun Boylu-Çukur Çenelim”le gelmiştim Bodrum’a.
Gümbet’de kalmış, diğer yerleri dolaşmıştık.
O zamanlar Bodrum’un ağaçsız tepeleri, doğal haliyle durmakta,
benim “Beyaz İstila” dediğim betonlaşmaya uğramamış durumdaydı.
On yıl bir daha Bodrum’a uğramak aklıma gelmedi.

1996’de Prof.Orhan Kural ve Nasuh Mahruki ile
“Çevre Söyleşisi” yapmak ve kitap imzalamak için geldiğim Bodrum’un şiddetle betonlaşmaya başladığını görünce sinirden çıldırmıştım.
Yazık olmuştu bir zamanlar sıkça geldiğim Bodrum’a!

Ve 2006… Üzerinden bir on yıl daha geçti.
CİNE 5’de yayınlanan Kürşat Başar
ve Deniz Akkaya’nın sunduğu
“BAŞKA YERDE YOK” adlı programın
çekimine katılmak üzere geldim bu kez Bodrum’a.

Artık bir “havaalanı” vardı Bodrum’un ama
“eski havası” yoktu.
Bodrum dağlara taşmıştı. Dağılmıştı.
Ben yine o bozulmamış, yerli halkın yaşadığı
arka sokakları sevdim.

21 Ağustos Ptesi akşamı 19:20’de
CİNE 5’te başlayacak olan programın adı gibi
“Bodrum Bodrum… BAŞKA YERDE YOK”.

O zaman Bodrum’u “çılgın gecelere” endekslemeye,
Yazlık satmak için dağı-taşı oyup BODRUM’u bozmaya
kimin hakkı var???!!!
Dur diyen çıkmayacak mı?

 
Yorumlar
Buraya henüz yorum yazılmamış, ilk yorumu siz yazın.
Yorum yazmak için tıklayın.